Çarşamba, Temmuz 01, 2009

Klaus Thörner: "Der ganze Südosten ist unser Hinterland"

Klaus Thörner: "Der ganze Südosten ist unser Hinterland"


Deutsche Südosteuropapläne von 1840 bis 1945
Freiburg 2008 (ça ira Verlag)
580 Seiten
38,00 Euro

http://www.german-foreign-policy.com/de/fulltext/57497


Die Donau, schrieb der Nationalökonom Friedrich List 1834 im bald einflussreichen Rotteck-Welckerschen Staatslexikon, sei die "natürliche Straße" von Zentraleuropa in Richtung Schwarzes Meer. Damit sei sie für die deutschen Fürstentümer "die nächste und beste Handelsstraße nach dem westlichen Asien und nach Indien". Über Handelsrouten dorthin musste ein Land, das es wirtschaftlich zu etwas bringen wollte, wenn irgend möglich verfügen, und deutsche Ökonomen wie List, der bekannte Vorkämpfer des Deutschen Zollvereins, erkannten dies unbedingt. Da die damaligen Großmächte, vor allem Großbritannien, die Seewege in ihre Kolonien wie etwa Indien beherrschten, blieb den deutschen Fürstentümern nur eine günstige Lösung - sie mussten, so sah es List, den Landweg nehmen. Die Donau entlang bis ans Schwarze Meer, dann weiter durch die Länder des Osmanischen Reichs an den Persischen Golf oder nach Indien: Das war die Expansionslinie, die Friedrich List favorisierte.

Lists Konzept für eine deutsche Südostexpansion ging über die bloße Sicherung der Handelsrouten hinaus. Deutsche Bergbaugesellschaften, schlug er vor, sollten in Südosteuropa die "großen Mineralreichtümer" der dortigen Länder ausbeuten. Deutsche Handelskompanien sollten "große Strecken Landes" kaufen und sie landwirtschaftlich nutzen. Jede wirklich bedeutende Nation, auch die deutsche, habe das Recht auf ein "ausgedehntes und wohlarrondiertes Territorium", schrieb List und sah als koloniales Einflussgebiet der deutschen Fürstentümer "die Länder an der unteren Donau und am Schwarzen Meer" vor. Der Ökonom erwähnte explizit, es gehe natürlich auch darum, "den deutschen Manufakturprodukten in jenen Ländern neue Märkte zu eröffnen". "Der ganze Südosten ist unser Hinterland", fasste List die Bedeutung zusammen, die nach seiner Auffassung Südosteuropa für die deutschen Staaten besaß.

Wie Klaus Thörner in seiner herausragenden Arbeit über die deutschen Südosteuropapläne der Jahre von 1840 bis 1945 zeigt, hat Friedrich List mit seinem Konzept bereits den Kern der späteren deutschen Südostexpansion beschrieben. "Südosteuropa sollte als ein auf niedriger Entwicklungsstufe gehaltenes Wirtschaftsgebiet zum deutschen Rohstoff- und Agrarproduktelieferanten und zum Absatzmarkt deutscher Industriegüter werden", fasst Thörner die deutschen Konzeptionen zusammen: "Darüber hinaus waren die Verkehrsverbindungen über Jugoslawien, Rumänien und Bulgarien als wichtige, gegenüber den Seemächten 'blockadesichere' deutsche Handelswege in den Nahen Osten vorgesehen." Die günstigen Landverbindungen entlang der Donau galten dabei stets als Vorteil für die deutschen Fürstentümer und später für das Deutsche Reich.

Thörner belegt diesen Kern der deutschen Südostexpansion für deren verschiedene Entwicklungsphasen: Für die List'schen Planungen ebenso wie für die Debatten der Paulskirche, für die Bismarck'sche Politik und den Berliner Kongress, für die aggressivere Expansion des späteren Kaiserreichs, für dessen Kriegsziele sowie für Friedrich Naumanns "Mitteleuropa"-Konzept. Thörner entfaltet die Transformation der Pläne zur Lehre von der "Großraumwirtschaft", in der Südosteuropa die Rolle eines kolonialen "Ergänzungsraumes" zugeschrieben wurde, und ihre Umsetzung durch NS-Deutschland. In der Bundesrepublik führten die alten Konzepte ihre Existenz weiter fort. "Wesentliche Institutionen der deutschen Südosteuropaforschung", schreibt Thörner exemplarisch, "blieben erhalten oder wurden wiedereröffnet. In ihnen setzten führende wissenschaftliche Südosteuropaexperten des Nationalsozialismus ihre Karriere und ihre Planungen fort."

Die deutsche Hegemonie über Südosteuropa ist heute weitgehend verwirklicht, nicht zuletzt übrigens auf ökonomischem Gebiet und mit Hilfe der EU, in die die Staaten Südosteuropas sukzessive einbezogen wurden oder künftig werden. Ein solcher Zusammenschluss, vorwiegend ökonomisch orientiert, "unter äußerlicher Gleichberechtigung seiner Mitglieder, aber tatsächlich unter deutscher Führung, muß die wirtschaftliche Vorherrschaft Deutschlands über Mitteleuropa stabilisieren", hatte einst ein Visionär geschrieben. Sein Name lautete Theobald von Bethmann Hollweg, er hatte die Vision über die ökonomische Unterordnung Ost- und Südosteuropas unter faktische deutsche Führung, die Thörner am Schluss seines überzeugenden Werkes zitiert, während seiner Amtszeit als Reichskanzler verfasst: In seiner Denkschrift über die deutschen Kriegsziele vom September 1914.


Cuma, Mart 28, 2008

"Tito'nun zayıf Sırbistan, güçlü Yugoslavya fikri çok aptalcaydı"

Cihad Avrupa'ya Nasıl Ulaştı?
Jürgen ELSAESSER

Yazdığı kitaplar ve gazete makaleleri ile Almanya'da tartışmalar yaratan Alman solunun önde gelen isimlerinden Jürgen Elsässer, Türkçede yeni yayımlanan kitabı "Wie der Dschihad nach Europa kam- Gotteskrieger und Geheimdienste auf dem Balkan" (Cihat Avrupa'ya Nasıl Ulaştı? Balkanlar'da Allah'ın Savaşçıları ve Gizli Servisler), Avrupa Birliği, Kosova ve emperyalizm hakkında sorularımızı yanıtladı.

Emre ERTEM

-Sayın Elsässer, Demokratik Almanya Cumhuriyeti'nin Federal Almanya tarafından ilhak edilmesinden sonra sizin de öncülük ettiğiniz Anti-Deutsch (Alman karşıtı) hareketi Almanya'nın varlığına dahi karşı çıkarken, son kitabınızda "Angriff der Heuschrecken-Zerstörung der Nationen und Globaler Krieg" (Çekirgelerin Saldırısı-Ulusların Yıkımı ve Küresel Savaş) ulusal devletin varlığının korunması gerektiğini savundunuz ve bu nedenle sağcı parti ve hareketlerle aynı politik çizgiye düşmekle itham edildiniz. Politik duruşunuzdaki bu değişikliğin nedeni nedir?
- 1990 yılının başında benim üyesi olduğum politik hareket Stuttgart'ta "Nie wieder Deutschland" (Almanya- Bir Daha Asla) sloganını ortaya attı. Bu o zaman için yani duvar yıkıldıktan sonra Almanya IV. Reich'a doğru ilerliyor gibi göründüğü için doğru bir slogandı ve Anti-Deutsch olmak gerekiyordu, ancak daha sonra Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Almanya'yı kontrolü altına aldı ve bu sürecin önüne geçti. Almanya'nın Yahudilere karşı giriştiği soykırım nedeniyle İsrail ile dayanışma içinde olmamız da yine bu politik tavrın bir gereğiydi. Fakat geldiğimiz noktada İsrail, yürüttüğü savaş politikası ile ABD'nin Ortadoğu'daki ajanı rolünü oynamaktadır. İsrail'in yürüttüğü bu savaş politikası, İran ve Suriye'nin varlığından çok bu ülkenin kendi varlığını tehdit etmektedir.
- Yani sizce Almanya da mı bu küresel saldırının bir hedefi haline geldi?
- Şu an ortaya çıkan durum, Karl Kautsky'nin 20. yy. başlarında ultra-emperyalizm olarak nitelediği durumdur. Lenin, Kautsky'nin bu tezine karşı çıkmıştı ve Lenin 20. yy. başlarında kesinlikle haklıydı. Ancak günümüzde geldiğimiz noktada dünya çapındaki kapitalist güçler ulusal egemenliğe karşı birleştiler. Ultra-emperyalizmin hedef olarak gördüğü ilk sıradaki ülkeler Venezüella, İran, Lübnan ve gelecekte Çin ile Rusya'dır. Ulusal bir devlet, bundan da öte sosyal bir devlet olan Almanya da bu saldırının hedefindedir. Emeklilik yaşının yükseltilmesi, sosyal devletin tasfiyesi ve yurtdışına asker yollanması gibi halkın genelinin karşı çıktığı konularda halkın görüşü alınmazken, Alman sermayesi, Brüksel'deki güçlü lobisi sayesinde isteklerine ulaşmaktadır. Ulusal devlet, alt sınıfların politik kararların alınma sürecine katılmasını garanti altına alır. Ulusal devleti savunmamın nedeni milliyetçi olmam değil, demokrasi yanlısı olmamdır.
EGEMENCİLİK...
- Bu duruşunuzu yurtseverlik olarak tanımlayabilir miyiz?- Eğer kategorik olarak kullanıyorsak, yurtseverlik doğru kelimedir, ancak ben milliyetçi çağrışımlar yaptığı için yurtseverlik kelimesini kullanmayı tercih etmiyorum. Bunun yerine (ulusal) egemencilik demeyi tercih ediyorum. Egemencilik ile kastettiğim şey, belirli sınırlar içinde yaşayan insanların gelecekleri ile kararları kendilerinin alabilmesidir. Almanya örneğinden hareket edersek, Almanya'da yaşayan herkesin -burada kastettiğim sadece Alman kanından gelen Almanlar değil, Almanlar ve başta Türkler olmak üzere diğer milletlerden insanların hepsidir- gelecekleri ile ilgili karar alma süreçlerini kendi ellerinde tutabilmesidir. Irak'ta ulusal devletin ortadan kaldırılmasının ortaya nasıl bir sonuç çıkardığına bakalım. Evet, Saddam ülkeyi demokrasi ile yönetmiyordu ve eli kanlı bir diktatördü, ancak işleyen bir eğitim ve sağlık sistemi mevcuttu. Irak "özgürleştirildiğinde" devlet ortadan kaldırıldı ve sosyal hizmetler işlemez hale getirildi. Bunun ötesinde artık insanlar hayatlarından endişe etmeden sokakta dolaşamaz, evlerinde oturamaz hale sokuldular. İran'da devlet dairelerinde çalışan kadınların oranı bazı Batılı devletlerinkinden bile fazladır. Batılı güçler, neoliberalizme karşı denge oluşturan veya oluşturabilecek ulusal devletleri yok etmek istemektedirler.
- Dünyada sınırların kalktığı, Avrupa Birliği gibi uluslar üstü bir proje hayata geçirilirken artık ulusal devletlere ihtiyaç kalmadığı iddia ediliyor...
- Avrupa Birliği emperyalist bir projedir. Avrupa Birliği, ülkelerin ekonomisini ve tarımını çökertmekte. Yeni üye olan ülkelere akan en başta Alman sermayesi, bu ülkelerin ekonomisini ele geçirip bu ülkelerde yaşayan insanlara doğdukları topraklarda yaşama hakkı tanınmamakta ve onları göç etmeye zorlamakta. Polonya, Avrupa Birliği'ne üye olduğundan beri 3-4 milyon Polonyalı ülkesini terk etti. Çoğu bu ülkenin kaynakları ile yetişmiş eğitimli kişiler olan bu insanların ülkelerini terk etmesi, Polonya için bir yıkımdır. Alman sermayesi, kendi işçi sınıfını da bu yolla baskı altında tutmaktadır.
- Türkçe yayımlanan ilk kitabınızın "Wie der Dschihad nach Europa kam- Gotteskrieger und Geheimdienste auf dem Balkan" (Cihat Avrupa'ya Nasıl Geldi? Balkanlar'da Allah'ın Savaşçıları ve Gizli Servisler) son bölümünde, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı olduğunuzu yazmaktasınız...
- Evet, Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliğine, bu üyeliğin Türkiye tarımını ve ekonomisini çökerteceği için karşıyım.
EMPERYALİST PROPAGANDA
- Avrupa Birliği'nin ekonomik ve sosyal konularda eksiklikleri olduğunu kabul eden, ancak Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye'ye demokrasi ve insan hakları getireceğini iddia edenler var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Alman solunun genelinde de böyle bir düşünce hâkim.- İnsan hakları söyleminin emperyalist bir propaganda olduğu bilinmekte. Artık Lebensraum (Yaşam Alanı) gibi söylemler yerine insan hakları söylemi kullanılıyor. Irak'a, Afganistan'a, Yugoslavya'ya da insan hakları söylemi kullanılarak saldırıldı. Halkların uyum içinde yaşadığı çokkültürlü bir devlet olan Yugoslavya'ya karşı girişilen saldırı bu söylem üzerinden meşrulaştırıldı. Bu saldırı sonucunda çokkültürlü çok etnikli Federal Yugoslavya, etnik olarak temizlenmiş altı küçük devlete bölündü. Belki küçük azınlık grupları bu insan hakları söyleminden bir ölçüde kazançlı çıkabilirler. Örneğin eşcinseller bazı haklara kavuşabilirler, ama toplumun geneli bu süreçten zararlı çıkacaktır.
- Hakları ellerinden alınan, görmezden gelinen kitlelerin avukatının sol hareket olması gerektiğini söylüyor ve mevcut sol hareketleri "Cappuccino Solu" olmakla suçluyorsunuz. Sizi bu suçlamayı yapmaya yönelten neden nedir?
- Evet, 68'liler azınlıklar için bir cennet yaratırken, geniş kitlelerin ekonomik ve sosyal haklarını savunmak için hiçbir çaba göstermiyorlar. Bireysel özgürlüklerin genişletilmesi tabii ki gerekli, ama bu geniş kitlelerin hakları için mücadele etmekten geri durmayı gerektirmez. Eski sol, yurtsever ve işçi sınıfına dayalı bir politika üretirken, "Cappuccino Solu" olarak adlandırdığım Yeni Sol, sivil toplum örgütleri veya feminist hareketler gibi çalışmalarını lobiciliğe dayandıran hareketler üzerinden politika üretmektedir. Bu açıdan "Cappuccino Solu" ulusal devlet perspektifine sahip değildir. Ayrıca bir çokkültürlülük emperyalizminden bahsedebiliriz. Bu insanlara göre Afgan halkı ancak "Love Parade" Kâbil'de gerçekleşirse özgür sayılabilir, oysa bunun Afgan halkının geneline hiçbir yararı yoktur. Bunu dile getirdiğinizde ayrımcılık yapmakla suçlanır, ırkçı, Yahudi karşıtı veya faşist olmakla itham edilirsiniz.
- Bahsettiğiniz bu "Cappuccino Solu", NATO'nun Yugoslavya saldırısının kamuoyunda meşrulaştırılmasında büyük rol oynadı. Aralık ayında yeni baskısı yapılan ve 2008 yılı içinde Türkçede yayımlanacak Savaş Yalanları ("Kriegslügen. Vom Kosovokonflikt zum Milosevic-Prozess") isimli kitabınızda NATO'nun saldırısı için üretilen bu yalanları ve kamuoyu yaratma süreçlerini anlatıyorsunuz. "Cihat Avrupa'ya Nasıl Geldi? Balkanlarda Allah'ın Savaşçıları ve Gizli Servisler" isimli kitabınız ise, Bosna-Hersek'te yaşanan kanlı iç savaşın pek de dile getirilmeyen bir boyutuna ışık tutuyor: Bosna'daki mücahitler ve 11 Eylül bağlantısı...
- Benim kitabım 90'larda Balkanlarda yaşanan savaşlarla 11 Eylül saldırıları arasındaki bağı gösteren tek çalışma olma özelliğini taşıyor. New York, Madrid ve Londra'daki saldırılar, bu saldırıları gerçekleştirmekle suçlanan mücahitler, Amerikan ve İngiliz gizli servislerince eğitilmemiş olsalardı gerçekleşmezdi. Yayımlanan diğer kitaplar bu savaşçıları Batı karşıtı gibi göstermektedir, oysa değişik kaynaklardan topladığım bilgiler bu savaşçıların Batı'nın düşmanı değil, Batı'nın kuklası olduğunu gösteriyor.
- 11 Eylül saldırılarının nedeni Yugoslavya saldırısı mı?
- Batı'nın Yugoslavya'ya saldırısının 11 Eylül saldırılarına neden olduğunu söylemek gerçekçi olmaz. Bu saldırılar Batı'nın bu mücahitleri 90'lı yıllarda Balkanlar'da görevlendirerek güttüğü politikanın bir sonucu olarak ortaya çıktı. Balkanlar'da Batılı gizli servislerin desteğinde Boşnakların yanında savaşan mücahitler, aynı zamanda 11 Eylül saldırılarından sorumlu tutulan çevreye mensup kişilerdir. Balkanlar, bu kişiler için bir atlama noktası olmuştur.
NEOLİBERAL SİSTEM
- ABD ve Batı Avrupalı devletlerin Yugoslavya'nın parçalanmasındaki ortak çıkarı sizce nedir?- Yugoslavya, çokkültürlü, çok etnikli yapısı ile ekonomisinde sosyalist ve kapitalist unsurlarıyla çözülen Doğu Avrupa rejimlerine örnek bir ülke olabilirdi. Hatta bir Doğu Avrupa Ortak Pazarı bile söz konusu olabilirdi. Ancak neoliberaller böyle bir modelin yaşamasına izin veremezlerdi. Tüm ülkelerde neoliberal sistemin hüküm sürmesi istenmektedir.Önce Almanya, 1990'lı yılların başında Hitler Almanyası'nın Çekoslovakya ve Polonya'ya karşı kullandığı "etnik grupların kendi kaderini tayin hakkı" söylemini kullanarak; daha sonra da ABD, insan hakları söylemiyle bu saldırıyı meşrulaştırdı.- Yugoslavya'nın bu saldırılara açık hale gelmesine neden olan etnik çatışmaları Yugoslavya'nın merkezi planlama süreçlerinden yoksun özyönetime dayalı ekonomik sistemin körüklediğini söyleyebilir miyiz?
- Özyönetime dayalı sistemin etnik problemlerin çıkmasını kolaylaştırdığını söyleyebiliriz. Aslında 1974 yılına kadar iyi işleyen bir sistem varken, o yıl yapılan anayasa değişikliği ile Komünist Parti'nin kontrolündeki kapitalist kolektifler, ürettikleri ürünler ve elde ettikleri kazançlar konusunda bağımsızlığa kavuştular. Coğrafi avantajları ve tarihi ekonomik bağları nedeniyle zenginleşen Slovenya ve Hırvatistan sadece kendi çıkarlarını düşünmeye başladılar. Yugoslavya'nın dış borçlarının ödenmesine katılmamaya, vergileri merkezi yönetimle paylaşmamaya başladılar. Yugoslavya, Batı tarafından 1940-1980 yılları arasında Doğu Avrupa ülkeleri için bir vitrin olarak görülüp desteklendi. Sovyetler'in çözülüş süreciyle beraber bu destek de sona erdi. Neoliberal politika açısından Yugoslavya'nın politik varlığının sona erdirilmesi gerekiyordu. Oysa Yugoslavya ekonomik açıdan varlığını devam ettirebilecek durumdaydı.
- Yugoslavya'da kimler kazandı, kimler kaybetti?
- Yugoslavya'da asıl kazananlar ABD ve başta Almanya olmak üzere Batı Avrupalı devletler oldu. Hırvatlar, Slovenler, Boşnaklar, Sırplar ve Arnavutlar, hepsi kaybetti. ABD'nin ve Bin Ladin'in desteği ile savaşı kazanan Boşnakların ülkesi bugün NATO'nun işgali altında ve Yugoslavya'daki statülerine oranla daha az bağımsız bir ülkeye sahipler.
- Slobodan Miloseviç'e verdiğiniz destek nedeniyle çok sert eleştirilere maruz kaldınız. Miloseviç'e verdiğiniz desteğin nedeni nedir?
- Bakın, Miloseviç ne bir komünistti ne de bir sosyalist. Onu sosyal demokrat olarak tanımlamak en doğrusu olacaktır, ancak benim ona desteğimin nedeni, Yugoslavya'yı bir arada tutmak için verdiği mücadeledir. Yugoslavya'nın parçalanmaması için ciddi çaba gösteren tek lider Miloseviç'ti ve bu nedenle onu destekledim. Yugoslavya'yı bir arada tutmak için Sırbistan'ı kuvvetlendirmeye çalıştı. Tito'nun zayıf Sırbistan, güçlü Yugoslavya fikri çok aptalcaydı. Güçlü Yugoslavya ancak güçlü bir Sırbistan ile var olabilirdi. Bu nedenle Miloseviç'i ve Federal Yugoslavya'nın çekirdeği olacak güçlü Sırbistan fikrini destekledim.
ZİNCİRLEME REAKSİYON
- Kosova'da gelinen süreçle ilgili neler düşünüyorsunuz?
- Kosova'nın bağımsızlığı uluslararası hukuka aykırı olduğu gibi, aynı zamanda zincirleme reaksiyon yaratma ihtimali de yüksektir. Kosova'nın bağımsızlığının İspanya, Belçika, Kıbrıs, Korsika ve hatta Türkiye için sonuçları olacaktır. ABD'nin Kosova'nın bağımsızlığını desteklemesinin bir nedeni de ortaya çıkabilecek zincirleme reaksiyon sonucu Avrupa'yı daha güçsüz düşürebilecek olmasıdır.
- Kosovalı Arnavutların bütün bu yaşananlardan sonra bağımsızlığı hak ettikleri yönünde bir düşünce, Alman solu içerisinde de dillendiriliyor. Alman solunun ayrılıkçı hareketlere verdiği bu desteğin arkasındaki neden nedir?
- Kosovalı Arnavutlar, Basklar, Tutsiler ya da Kürtler haksızlıklarla karşı karşıya kalmışlardır. Ancak bu azınlıkların hepsi şu an emperyalistlerce kullanılmaktadır ve bağımsızlık talepleri emperyalizme hizmet etmektedir. Sol hareketin gözden kaçırdığı nokta ise artık Sovyetler'in var olmadığı gerçeğidir. Sovyetler'in olmadığı bir dünyada ayrılıkçı hareketler neoliberal sisteme hizmet eder. Sol, Sovyetler'in artık var olmadığını realize edemediği gibi bu hareketlerin 20-30 sene önceki gibi olmadığı gerçeğini de görememektedir.
Cihat Avrupa'ya Nasıl Geldi? Balkanlarda Allah'ın Savaşçıları ve Gizli Servisler/ Jürgen Elsässer/ Nesnel Yayınları/ Ocak 2008

Cumartesi, Şubat 23, 2008

Sırbistan'da önceki Pazar günü işbirlikçi Devlet Başkanı Boris Tadiç'in zaferiyle sonuçlanan Devlet Başkanlığı seçimlerinin ardından emperyalistler Kosova'yı Sırbistan'dan ayırma girişimlerine hız verdi. Almanya'da yayımlanan Junge Welt gazetesi muhabiri Cathrin Schütz'ün bu kritik dönemde Yugoslavya Yeni Komünist Partisi Genel Sekreteri Branko Kitanoviç ile yaptığı söyleşiyi yayımlıyoruz.

Cathrin Schütz: Batının sevgilisi Sırp Devlet Başkanı Boris Tadiç makamını korumayı başardı. Yugoslavya Yeni Komünist Partisi (YYKP) seçim mücadelesinde bir konum aldı mı?

Branko Kitanoviç: Tadiç'e kıl payı yenilen rakibi Sırp Radikal Partisi (SRP) lideri Tomislav Nikoliç'i destekledik. Kosova'nın ayrılmasını kabul etmeyen ve NATO ile AB'ye karşı çıkan Nikoliç anti-emperyalist tavrı temsil ediyor; her ne kadar AB'ye karşı tutumu belirsizlikler içerse de. Biz Marksist-Leninist bir partiyiz ve NATO'ya toptan karşıyız; yalnızca 1999'da ülkemizi bombaladığı için değil, aynı zamanda başındaki batılı devletlerin politikalarını askeri olarak destekleyen saldırgan bir ittifak olduğu için. Sırbistan'ın AB'ye girmesine karşı olmamızın nedeniyse AB'nin batılı büyük sermaye, özellikle de Almanya, İngiltere ve Fransa tarafından yaratılmış olması. AB, Doğu Avrupa'ya ve Balkanlar'a karşı sömürgeci rolü oynuyor. AB üyeliği bizim için Osmanlı ve Avusturya boyunduruğundakinden daha karanlık bir zindan olacaktır.

Yani SRP'yi dış politikadaki tutumundan dolayı destekliyorsunuz?

Evet. SRP burjuva yurtsever bir parti ve bizim ülkenin nasıl kurtulacağına dair farklı tasarılarımız var. SRP "namuslu kapitalizm", "adil özelleştirme" istiyor. Bu budalalık. Kamu mülklerinin özelleştirilmesi her koşulda soygundur. Buna karşın SRP Batı'nın çıkarlarını yaşama geçiren iktidara karşı savaşıyor ve şu anda en güçlü yurtsever parti. Biz komünistler de elbette yurtseveriz.

Almanya'da yurtseverlik kavramı ilerici güçler arasında rahatsızlık yaratıyor.

Yurtseverlik anti-emperyalizmin işaretidir. Almanya kendisi emperyalist bir ülke olduğundan, herhalde orda yurtseverlikten Alman emperyalizminin desteklenmesi anlaşılıyor. Buna karşın yurtseverlik bizde savunmacı bir karaktere sahip. Biz yurtseverler olarak egemenliğimiz ve ulusal bütünlüğümüz için, partimiz özelinde de Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'ne dönüş için savaşıyoruz. Yugoslavya'nın elbette eksikleri vardı; Sırbistan diğer cumhuriyetlerle eşit haklara sahip değildi. Ama en kötü sosyalizm bile en iyi kapitalizmden daha iyidir.

Seçim sonuçları Radikal Parti'nin iktidara gelme şansının yüksek olduğunu gösterdi. Ya sonra ne olacak?

Emperyalistleri Balkanlar'dan kovacak güce sahipler. Savundukları adil özelleştirmeye gelirsek, öyle bir şey yok. Ancak geleceğe dair planları şu anda eski Yugoslavya'nın tamamında iktidarda olan beşinci kolunkinden daha iyi.

Batıdaki solun çoğunluğu hükümetlerinin Sırp düşmanlığına karşı çıkmadı ve aynı hükümetleri gibi Miloseviç'i eski Yugoslavya'daki savaşların baş sorumlusu saydılar. Sizin Miloseviç yönetimine karşı tutumunuz neydi?

YYKP Miloseviç'i ve başkanı olduğu Sosyalist Parti'yi (SSP) kurulduğu 1990 yılından beri destekledi. Miloseviç 90'lı yılların başlarında uluslararası koşullar karşısında kendini bir çeşit sosyal demokrat yol izlemek ve bazı özelleştirmeler yapmak zorunda hissetti. Sırbistan'ın bu şekilde barış içinde yaşayabileceğini sanıyordu. Ancak iş böyle değildi. Batı, özellikle de Almanya ve İngiltere, önce Yugoslavya'yı sonra da Sırbistan'ı yok etmek istiyordu. Sonuçta net bir ideolojik hatta sahip olmamak Miloseviç'e zarar verdi. Çevresine yanlış insanları topladı ve pek çoğunun hain olduğu ortaya çıktı. Partisinin burjuva yönelimini benimsemedik, ancak dış politikadaki anti-emperyalist çıkışları söz konusu olduğunda hep arkasındaydık.

Miloseviç döneminde tüm seçimlere katılıyorduk. Ekim 2000'deki darbeyle iktidara gelen batı yanlısı "demokratlar" ise anayasa değişikliğiyle seçimlere katılım için öyle zor şartlar getirdiler ki, şu ana kadar bunları yerine getirmemiz mümkün olmadı.

Slobodan Miloseviç'i nasıl hatırlayacaksınız?

Sırbistan ve Yugoslavya'nın Devlet Başkanı olarak Batıyla bir ölçüde işbirliği yaptı. Ancak teslim edildikten ve Lahey'deki Yugoslavya Mahkemesi'nin önüne sanık olarak çıkarıldıktan sonra muhteşemdi. O zamana kadar anlamadığını o noktada gayet iyi kavradı. Lahey'de gerçeğin sesi oldu. Batı devletlerinin Yugoslavya'yı ve dünyanın geri kalanını hangi yöntemlerle yok ettiklerini gösterdi. Bu nedenle Slobo tarihe dünya çapındaki anti-emperyalist savaşın sembolü olarak geçecek.

Cumartesi, Ekim 20, 2007

Cathrin Schütz ile Söyleşi...

Cathrin Schütz ile Söyleşi...
Cathrin Schütz (34) 2002 yılı ilkbaharından beri eski Yugoslavya devlet başkanı Slobodan Milosevic’in savunma grubunda çalışmaktadır. Schütz, bu görevi yaklaşık iki senedir La Hey’de yürütmekte. Siyaset bilimci Cathrin Schütz’ün Die NATO-Intervention in Jugoslawien: Hintergründe, Nebenwirkungen und Folgen[1] isimli kitabı 2003 yılı sonunda yayınlanmıştır.Slobodan Milosevic ICTY’nin[2] yargı yetkisini tanımıyor ve kendisini avukat kullanmadan savunuyor. Peki savunma grubu ne yapıyor?Cathrin Schütz: Kendini savunmakta olan bir sanık, gerekli bilgilere ve materyallere ulaşmak için doğal olarak yardıma gereksinim duyar. Kendini savunmakta olan bir tutuklu, diğer tutuklular gibi dış dünyadan tecrit edilmiştir. Bu nedenle ICTY, başkan Milosevic’e kendisine bilgi ve materyallerin toplanmasında yardımcı olacak insanları seçmesine izin verdi. Savunma grubu, ona bilgilere ulaşma imkanı sağlıyor ve dış dünyaya açılan bir pencere görevi görüyor. Miloseviç özellikle savunmasının hazırlanmasında başkalarının mutlak yardımına ihtiyaç duymaktadır. Örneğin savunma grubu onun adına tanıklarla görüşebilir. Ayrıca mahkemenin çok bürokratik bir kurum olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Hapisteki bir sanığın yerine getiremeyeceği çok sayıda resmi iş bulunmaktadır. Örneğin buna savunmanın tanıklarının delillerinin kopyalarını çıkarmak da dahildir. Mahkeme, her tanığın ifadesinin 19 tane kopyasını istemektedir. Bu yorucu iş savunma grubunun uzun geceler boyu çalışmasına neden olmakta. Her tanığın ifadesi için çok sayıda doküman gerekmemekte, ancak bazı önemli tanıkların ifadeleri yüzlerce dokümandan içeren binlerce sayfadan oluşabilmekte. Bu sayfaları daha sonra tercüme ettirmek, düzenlemek ve bu işin sonunda 19 tane kopyasını çıkarmak zorundayız. Böylece ortaya sadece bir tek tanık için yüzden fazla dosya çıkıyor. Bazen düşünüyorum da, Greenpeace kulislere bir bakış yollarsa davayı ortadan kaldırabilir…Savunma grubunda kimler çalışıyor?Başkan Milosevic’e Lajey’de yardımcı olan takım öncelikle „legal associates“ olarak adlandırılan üç kişiden oluşmakta: Belgrad Üniversitesinde görevli hukuk profesörü Branko Rakic , Belgradlı avukatlar Dragoslav Ognjanovic ve Zdenko Tomanovic.Ben Lahey’deki bu gruba iki yıldır siyaset bilimci olarak dahilim ve „araştırmacı“ olarak görev yapıyorum. Arada sırada bir iki stajyer de küçük bir çalışma grubunun çok zor altından kalkabileceği bu devasa “paper work”de bize yardımcı olmaktalar. Çalışma şartlarımızın kötü olmasının nedeni başkan Miloseviç’in mahkemenin yargı yetkisini tanımıyor oluşu. Miloseviç’in bu tutumuna çok değer veriyorum. Bu nedenle ödediğimiz bedel önemli değil.Miloseviç mahkemenin yargı yetkisini neden tanımıyor? Mahkeme sizce neden adil değil?Başkan Miloseviç eski Yugoslavya Savaş Suçları mahkemesini tanımıyor, çünkü bu mahkemeyi yasal bulmuyor. Mahkeme onun gözünde, kazananların hukukunu uygulamaya çalışan emperyalist devletlerin bir enstrümanı. Bu iddiasında yalnız da değil. Sürekli bir uluslararası ceza mahkemesinin kurulmasını savunanlar bile ICTY’ye kuşku ile bakmaktadırlar. Kurulmasından hemen sonra (1993) mahkemenin işleyişi ile ilgili ABDli avukatlar birliği „American Bar Association“ kuşkularını dile getirmişti. Başka kuruluşlar da mahkemenin kuruluşunun hukuksal gerekçelerini sorgulamaktadırlar. Uluslararası AF Örgütü ad-hoc[3] mahkemelerin gerçekten bağımsız olamayacağı ve onları kuran ülkelerin çıkarlarına hizmet edecek şekilde manipüle edilebilecekleri konusunda uyarılarda bulunmuştur. Ancak ne yazık ki bu organizasyonların eleştirileri çok kısa soluklu oldu.Özellikle 2001 yılı Temmuz ayında Slobodan Miloseviç’in zorla mahkemeye sevk edilmesi bu kuruluşların eleştirilerini yeniden gündeme taşıdı. ABD eski adalet bakanlarından Ramsey Clark ICTY’nine yasallığını sorgulamaktadır. Onun açıklaması acı bir şekilde her şeyi özetlemektedir: “BM Güvenlik Konseyi tarafından oluşturulmuş ICTY ve diğer ad-hoc mahkemeler yasadışıdır, çünkü BM Misakı Güvenlik Konseyine herhangi bir ceza mahkemesi kurma yetkisi tanımamıştır. BM Misakı’nın söylediği açıktır. Böyle bir yetki 1945’te tanınmış olsaydı BM asla kurulamazdı. BM Güvenlik Konseyi’nine beş daimi üyesinden hiç biri BM Misakı’nda cezalandırmaya ilişkin bir madde olmasını kabul etmemiştir. ICC[4] bir anlaşma sonucu ve BM tarafından BM Misakı’nda herhangi bir değişiklik yapılmadan kurulmuştur. ICC’nin kuruluşu, kurulacak başka ad hoc ceza mahkemelerinin kurulmasını engellemeli ve daha önce oluşturulmuş olanların ortadan kaldırılmasını sağlamalıdır. Bunlar ABD’nin jeo-politik çıkarlarına hizmet etmek için kurulmuştur. Bu çok önemli bir konudur, çünkü bu yolla BM Güvenlik Konseyi kendini BM Misakı ve hukukun üstünlüğü ilkesinin üstünde tanımlamış olmaktadır.Ad hoc ceza mahkemeleri hukuk önünde eşitlik kuralından dpğal olarak uzak ve ayrımcılardır. Bu ayrımcılığın nedeni düşmanın yok edilmesi isteğidir. 1994/95 döneminde Tutsi hükümetinin başbakanlığını yapmış olan Faustin Twagirimungu 1994’teki trajik katliamlarda Tutsi’lerden daha fazla Hutu’nun öldüğü yolunda ifade vermesine karşın Raunda Uluslararası Ceza Mahkemesi aradan 9 yıl geçmesine rağmen tek bir Tutsi’yi bile suçlamadı. Binlerce Hutu daha sonra Zaire’de katliama uğradı ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde bugün de tehlike altındalar. ICTR[5], ABD’nin Uganda, Raunda, Burundi ve belki ileride yine Kongo Demokratik Cumhuriyeti’ndeki Tutsi kontrolünü desteklemek için kullandığı bir araçtır. ICTY ezici bir şekilde Sırplara ve sadece Slododan Miloseviç ve Bosna-Hersek’in bir ayrı parçası olan Republika Srpska’nın[6] liderlerine karşı dava sürecini işletmektedir.NATO ile ICYT arasında bir ilişki var mı?Bazılarının mahkemeyi NATO-Mahkemesi olarak nitelemelerin kötü bir şaka olduğunu düşünmüyorum. Bu mahkemenin BM Güvenlik Konseyi’nin 1993 yılı Mayıs ayında yaptığı oturama kadar uzanan kuruluş tarihini birkaç kelimeyle anlatmama izin verin.Bosna’daki kanlı çatışmalara kendileri de boğazına kadar batmış olan ABD ve Almanya, 1992 yılından beri mahkemenin kurulması için çok fazla baskı yapmışlardı. Alman Dış işleri bakanlarından Hans-Dietrich Genscher ve halefi Klaus Kinkel ile daha sonra ABD dış işleri bakanı olacak ABD’nine BM temsilcisi Madeleine Albright bu proje için çok uğraş verdiler.ICTY’nine kurulması için harcadıkları çabalar nedeniyle Albright ve Kinkel mahkeme çalışanlarınca ICTY’nine “annesi ve babası” olarak görülmektedirler. Bu durumu çok önemli buluyorum ve ABD ile Almanya’nın hangi çıkarlarla hareket ettiğini sormamız gerektiğini düşünüyorum. ICTY kurulduğu günden bugüne yerel aktörler üzerinde baskı kurmak için kullanıldı. Ayrıca Balkanlar’da yaşananların yanlış aktarımlarının hukuk yoluyla meşrulaştırılmasını sağladı. Ayrıca bir çok ABDli yetkilinin mahkemenin ABD dış politikasına hizmet ettiği yönünde açıklamaları mevcut. Bush ve daha sonra Clinton yönetimlerinin hukuk danışmanı olan ve mahkemenin kurulması için çok çaba harcayan Michael P. Scharf 29.8.2004’te Washington Post gazetesinde 1990lı yılların başında hangi motifle hareket ettiklerini şöyle açıkladı:„BM Güvenlik Konseyi, Yugoslavya savaş suçları mahkemesini kurarken üç hedef belirledi: İlk olarak uzun süredir Miloseviç’in propagandası altında kalmış Sırp halkını Miloseviç’in savaş suçları, insanlığa karşı işlediği suçlar ve zorbalıkları konusunda eğitmek, ikinci olarak Miloseviç ve diğer üst düzey liderleri yaşananların baş sorumlusu olarak göstererek ve Miloseviç rejiminin sokaktaki Sırp insanını hangi yollarla gaddarca suçlar işlemeye teşvik ettiğini ortaya çıkararak ulusal uzlaşının yeniden tesis edilmesini sağlamak ve üçüncü olarak Sırbistan’ın yeni seçilecek liderlerini eski baskıcı politikalardan arındırmak.”Washington Post, 3.10.1999’da “ICTY’nin çok kullanışlı bir politika aracı olduğunu ve suçlamaların, istenmeyen devlet başkanlarını diplomatik alanda izole etmeye, iç politikadaki rakiplerini güçlendirmeye ve uluslar arası politik istekler için baskı yaratmaya veya askeri güç kullanmaya bahane yaratmaya yaradığını” yazdı.NATO sözcüsü Jamie Shea açıkça NATO’nun mahkemeyi finase ettiğini, örgütün sanıkların yakalanmasına yardım ederek “Mahkemenin Dostu” olacağını ve mahkemenin Yugoslavya savaşı sırasında NATO’nun işlediği suçları yargılamayacağını söyledi. Gerçekten söylediği gibi oldu.Başkan Miloseviç mahkemenin politik yanını daha görüşmeler devam ederken sıkça vurguladı. Mahkemenin ve mahkemenin arkasındaki güçlerin bu durumdan ne kadar rahatsız olduğunu tahmin edebilirsiniz. Miloseviç böylece mahkemenin kurucularının yaptığı hesabı bozmuş oldu. Savunmasında, Sırpları mahkum etmek için kurulmuş sahneyi sosyalist Yugoslavya’yı savaşa sürükleyenlere ve kanlı çatışmaları kışkırtanlara karşı kullanmaktadır.Alman ve ABD yönetimlerini mi kastediyorsunuz?Baş sorumlular olarak. Almanya, Yugoslavya’dan 1991 yılında ayrılan Hırvatistan’ı tanıyarak savaşın başlamasını ateşlemiş oldu. Bilerek barışçı bir çözüm olasılığını ortadan kaldırdılar. Almanya Hırvatistan’ı tanımanın ertesinde birinci ve ikinci dünya savaşları sırasında kullandığı Sırp karşıtı söylemini kullanmaya başladı. Daha sonra ABD özellikle Hırvatlara ve müslüman Boşnaklara verdiği destekle oyuna dahil oldu.Yani Alman Politikacılar Gerçekten İnsan Hakları İçin Endişe etmediler?Bu insan hakları söylemi açıkça amaca ulaşmak için bir araç olarak kullanıldı. Alman dış politikası Yugoslavya Savaşı’ndan beri temelden değişti. Alman ordusu, önce kapalı olarak Bosna’da daha sora ise 1999 yılındaki NATO saldırısında görev aldı ve Alman ordusu bugün aktif olarak bir çok ülke dışı operasyona katılmakta. Eski Alman savunma bakanı Peter Struck’un „Almanya’yı Hindikuş’ta da savunma“ konsepti çerçevesinde Alman ordusu küresel bir müdahale gücü şeklinde yeniden örgütlendi. Alman başbakanı Schröder 2001 yılında „Askeri boyuta hak etmediği bir önem verilmemelidir ancak bu dış politikanın askeri boyutunun uzun zamandır yapıldığı gibi tabulaştırılması anlamına gelmez.“ demişti. Bu gelişme daha 1992’de CDU/CSU tarafından öngörülmüştü, ancak „Yugoslavya’ya karşı insani müdahaleyi“ toplum önünde açıkça dile getiremiyorlardı. Joseph (Joschka) Fischer, 1994 yılında „insani müdahale“ argümanını kullananları şöyle uyarmıştı: „ 2.Dünya Savaşı’nda Alman askerlerinin istila ettiği bölgelerde hiç bir operasyon söz konusu olamaz. Bunu isteyenler en azından insani müdahale argümanın arkasına saklanmazlarsa mutlu olacağım.“ Ancak 199’daki NATO saldırısından sonra bu sözler onun için tarih oldu. Fischer daha sonra „Yeşil“ dış politika değil Alman dış politikası yürüttüğünü açıkça söyledi. Özetlersek, Yugoslavya’ya karşı yürütülen savaş daha sonra ortaya çıkan savaşlara kapıyı açtı. Henüz bombardıman sürerken NATO „out-of-area“[7] içersinde kendisine saldırı hakkı veren bir yeni stratejiyi kabul etti. Yugoslavya’da açıkça çiğnenen hukukun üstü insan haklarıyla örtüldü ve bu insan hakları söyleminin „Teröre Karşı Sürekli Savaş“ konsepti içinde hiç bir değeri kalmadı. Onlar tarafından kullanılan insan hakları retoriği kamuoyunu savaş için kazanmak içindi. Bu retorik aynı zamanda „Alman Geçmişinden“ kurtulmak için kullanıldı.Kısaca açıklamak gerekirse artık Alman ordusu iyilerin yanında yeni soykırımları engellemek için savaşıyordu. Özellikle Bosna ve daha sonra Kosova örneklerinde insan hakları ve insanlık gibi kavramlar diğer ülkelerde de sömürüldü.Bunu açıklayabilir misiniz?En iyi örnek Srebrenica’dır. Bosna’nın bu bölgesinde gerçekten neler olduğunu kim biliyor? Bilmek isteyenlerin elinde de yanlış bilgiler var. Bu konuya eleştirel yaklaşarak analiz yapmak isteyenler hemen “soykırım inkarcısı” olarak adlandırılıyorlar. Oysa ki böyle bir analize ihtiyaç var! Politikacılar, Medya ve NGO olarak adlandırılan kuruluşlar çok etnikli devlet yapısına örnek olarak gösterilen (yeni kurulmuş) Bosna-Hersek’i ve Boşnakların, Sırp saldırganlığının kurbanları olduğu yönünde yaratılmış düşünceyi sorgulamaya imkan tanımıyorlar.Katliam olarak adlandırılan olayın tam 10. yıl dönümünde bütün medya savaş sırasında Boşnakların ağzı-dili olmuş politikacılar ve entelektüeller aracılığı ile bize “soykırımı” hatırlatmakta. Verilerden yoksun ve duygusal bir biçimde sunulan haberler, “Srebrenica’dan öğrenerek” gelecekte ortaya çıkabilecek durumlara önceden müdahale etmeyi öğütlemektedir.Basında geçmiş yıllarda Srebrenica ile ilgili araştırmalar yapmış ve “soykırım” iddiasının tam karşıtı sonuçlara ulaşmış kimselerle ilgili hiçbir şeye rastlayamıyoruz -ki bu sonuç Miloseviç’in argümanlarını da desteklemektedir-. „Srebrenica Research Group“un yaptığı kapsamlı araştırmayı bu duruma örnek olarak verebilirim. Çoğu ABDli ve Kanadalı akademisyenlerden ve gazetecilerden oluşan bu grup Prof. Edward Herman yönetiminde yaşananların izini sürdüler ve sonunda bir soykırım olduğu yolundaki iddialara karşı çıkmakla kalmayıp olan biteni daha geniş bir bağlam içerisine yerleştirdiler.Bu metotların iyi işlediği görülünce, NATO’nun 1999 yılındaki saldırısı içinde Kosovalı Arnavutlara’a soykırım yapıldığı argümanı kullanılmaya başlandı.Gerhard Schröder (Federal Almanya eski Başbakanı) 19.4.1999 tarihinde „ Atlantik Avrupası Balkanlara müdahalesiyle dünya tarihinde yeni bir sayfa açtı (…) Böylece Avrupa, İnsanların Avrupası oldu.” dedi. Balkanlar gerçekten Schröder’in söylediği gibi “İnsanların Avrupasına” dönüştü mü?Batı’nın balkan politikasını onların söylemleriyle değerlendirdiğimiz de ortada büyük bir başarısızlık olduğunu rahatça söyleyebiliriz. İnsanların yaşam standartları ile ilgili hiç bir ilerlemeden bahsedemeyiz. İnsan hakları, demokrasi ve çok kültürlülük gibi kavramların hepsi kötüye kullanıldı. Bugün Sırbistan eski Yugoslavya’dan geriye kalan tek çok kültürlü ülke! NATO müdahalesinden beri Kosova, etnik olarak sadece Arnavutlardan oluşacak bir „Büyük Arnavutluk“ ideali peşinde koşan Kosovalı Arnavutlar’ın istediği şekilde Arnavut olmayanlardan arındırıldı. Arnavut olmayanların zorla göç ettirilmesi ve UÇK’nın hedeflerini paylaşmayan Arnavutlar’a yönelik saldırılar BM ve NATO’nun gözleri önünde gerçekleşiyor. ABD’li yetkililerden Dennis Kuchinich, UÇK’nın sadece NATO saldırısı öncesi ve sırasında değil, saldırı sonrasında da desteklendiğini öğrenmemizi sağladı. Hırvatistan’a bir bakalım: Etnik olarak arındırılmış başka bir devletle karşılaşacağız. ABD burada da „Fırtına“ ve „Şimşek“ operasyonlarına katılarak bu sonucun ortaya çıkmasında rol oynamış oldu. Peki insanların yaşam şartları ne halde? Her yerde artan bir yoksulluk kol geziyor.ABD’nin Boşnakları desteklediğini söylüyorsunuz. ABD bu desteğiyle, kendisini İsrail’e verdiği destek nedeniyle eleştiren Arap ülkelerine Müslümanlara karşı olmadığını mı göstermek istiyordu?Bu düşüncenin Boşnakların desteklenmesinde ve silahlandırılmasında bir rol oynadığını zannetmiyorum. Daha çok, ABD’nin ve genelde tüm batılı devletlerin kendi çıkarları için destekleyecek bir kuvvet aradıklarını düşünüyorum. Bu grubun hangi dine mensup olduğunun bir önemi yoktu. ABD kendi çıkarları için bir çok kez diktatörleri destekledi ve milis kuvvetleri kurdu. Karşıtlarına karşı savaşmak için gerekli olanı yaptılar. ABD’nin Bosnalı Müslümanlara verdiğin desteğin, ABD’nin müslümanları kolladığı daha doğrusu kullandığı tek olay olmadığı konusunda eminim. ABD yönetimi için insanlar önemli değil. Boşnakların hangi dine mensup olduğu da önemli değil. Savaş ateşini körüklemek için din çok rahat kullanılabilir, aynı etnik grupların birbirine karşı kullanılmasında olduğu gibi. Her ikisi de nefreti körükleyebilir. Eski Yugoslavya’daki değişik dinsel grupların radikalleşmesini savaş çığırtkanlığının bir sonucu olarak görüyorum. İzzetbegoviç, başka dinlerden insanların yaşamayacağı bir islam devleti öngörmekteydi, ama çatışmaların başında halkın çoğunluğu kendini dinsel inancıyla değil Yugoslav oluşuyla tanımlamaktaydı. Ortaya çıkan sonuç savaşın ve kiliselerin yönlendirmesinin bir ürünü. Boşnakları homojen bir kitle olarak düşünmenin de yanlış olacağını düşünüyorum, ama ABD yardımı ve Arap devletlerinin işbirliği sayesinde radikal islamın bölgeye girdiği doğrudur.Miloseviç’in özel hesaplarında gerçekten milyonlarca dolar mı var?Bu soru çok sık soruluyor. Gerçekten zengin olsaydı bu parayı savunması için harcamaz mıydı? Miloseviç hakkında bir sürü yalan söyleniyor. Bence bu da o milyonlarca yalandan biri.Alman Polisi 24.7.2005 tarihinde Milosevic’in Almanya’daki destekçilerine neden baskın düzenledi?Başkan Miloseviç Lahey’deki mahkemeyi tanımadığı için savunmasını diğer sanıklar gibi BM fonlarıyla finanse edememekte. Bu nedenle savunmanın harcamaları bağışlar ile karşılanmakta. Miloseviç, ABD ve AB tarafından yönlendirilen (sadece para yardımlarıyla değil) seçimlerden sonra görevinden ayrıldı ve kısa bir süre sonra Belgrad’ta tutuklandı. Tutuklanışından hemen sonra uluslararası dayanışma organize edilmeye başlandı. Slobodan Miloseviç’i Savunma Komitesi (ICDSM) kuruldu.[8] Komite üyeleri arasında ABD eski adalet bakanlarından Ramsey Clark, Bulgaristan İnsan hakları Komitesi ve Blkgaristan Anti-Faşist Birliği onursal başkanı Velko Valkanov, 2005 yılı Edebiyat Nobel ödülünü alan Herald Pinter gibi uluslararası alanda tanınmış kişiler de bulunmakta. Bu destek komitesi aracılığı ile Lahey’deki savunma süreci için bağışlar toplanıyor. En çok bağışı Almanya’da topladık. Bir çok basın toplantısı ve benim takımdaki tam zamanlı çalışmam bu bağışlarla finanse edildi. ICDSM’nin Almanya biriminin finans işleri sorumlusu Peter Betscher hakkında soruşturma başlatıldı. Betscher’in evi arandı ve bağış hesaplarıyla ilgili tüm dokümanlara el koyuldu. Yaklaşık iki sene önce bağış hesapları ilk kez dondurulduğunda bir mahkeme Miloseviç’in savunmasının desteklenmesinin yasal olduğuna karar vermişti. Suçlama düşürülmüş ve bağış toplamanın savunmanın temel haklarından biri olduğuna hükmedilmişti. Mahkemenin bu pozitif kararı sayesinde bankalar, bağışlar için hesaplar açmayı kabul etmeye başladılar. Bankaların sürekli tavır değiştirmesi bağış toplamada karışıklıklar yaratıyor ama henüz savunmaya zarar veren bir durum ortaya çıkmadı.Bu baskının nedeni nedir?Resmi nedenlerle olası nedenleri ayırmalıyız. Bu baskının yasal nedeni Slobodan Milosevic için bağış toplamanın AB tarafından oluşturulmuş normlara uygun Alman dış ticaret yasasına aykırı oluşu. AB içinde Slobodan Miloseviç ve ailesi için çeşitli kısıtlamalar mevcut. Ancak savunma için toplanan paraların da Miloseviç’in özel hesaplarına aktarıldığının iddia edilerek el konulması çok absürd bir uygulama. Tam bu günlerde bağış topladığı için Peter Betscher’e 11.465,70 Avro para cezası verildi. Tabi ki bu cezaya karşı tüm yollarla mücadele edeceğiz. Almanya, mahkemenin kurulması için çalışan en önemli ülkelerden biriydi ve sanıkları mahkemeye çıkarmak için uğraş vermektedir, ancak aynı zamanda yürüyen bir dava sürecinde savunmayı da engellemekte. Bu baskılar savunmaya çok fazla zarar vermekte. Benim Miloseviç’in üç legal associates’in yanında tam zamanlı çalışan tek kişi olduğum düşünülürse, bu durum savunmanın gücünün yarı yarıya azaldığı anlamına gelir. Haftalardır seyahat masraflarım ve savunma hazırlıkları için yapmam gereken masraflar karşılanamıyor ve haftanın çok az bir kısmını Lahey’de geçirebiliyorum. Alman hükümetinin istediği de savunmanın güç kaybetmesi zaten. Miloseviç mahkemedeki en önemli davanın sanığı, ama aynı zamanda en küçük savunma grubu da onunki. Buna rağmen çoğunluğu eski Yugoslavya’dan gelen gönüllüler ve eskiye göre işimizin daha az olması sayesinde başarılı bir savunma yürütebiliyoruz. Ancak bu sonucu almamızın en önemli nedeni Miloseviç’in gücü. Yaklaşık 4 yıldan beri söylediklerinden hiç geri adım atmadı ve özellikle Batılı devletlerin Yugoslavya’nın parçalanması ve savaşın başlamasındaki suçluluklarını kanıtlamaya çalışmaktan vazgeçmedi.Bir yıldan beri kendisine yöneltilen suçlamayı ve Balkan sorunu ile ilgili egemen olan görüşü yalanlayan tanıklarının mahkemede konuşmasını sağlıyor. Miloseviç’in tanıklarının çoğu Kosova’nın köylerinden yüksek rütbeli generallere uzanan heterojen bir Yugoslav topluluktan oluşuyor, ama ifade vermeye hazır başka ülkelerden bir çok kişi de mahkemede dinleniyor. ABD senatosunu danışmanlarından Lames Jetras mahkemede Clinton yönetiminin İran ile beraber Boşnakların yasadışı bir biçimde[9] nasıl silahlandırıldığını anlattı. Berliner Zeitung’ta çalışan Alman gazeteci Bo Adam, bölgede yaptığı araştırmaların Racak’ta sivillere karşı soykırım yapılmadığını gösterdiği yönünde tanıklık etti. OSCE[10] gözlemcilerinden Kanadalı Roland Keith ve Alman Dietmar Hartwig, Kosova’da yaşananların hiç de Batılı hükümetlerin gösterdiği gibi olmadığını onayladılar ve UÇK’nın terörist karakterini sergilediler. Bir çok tanık Miloseviç’in mahkemede kullandığı argümalardan biri olan, savaş yılları boyunca bir çok barış planını desteklediği yönündeki iddiasının doğruluğunu onayladı. Bu planların çoğu ABD tarafından engellenmişti. Daha savcılık mütelasını açıklarken Miloseviç’in bu davayı kazanacağı belli oldu. Çapraz sorguda bir çok savcılık şahidinin yalancı şahitlik yaptığı kanıtlandı ve İngiliz arabulucu Lord David Owen[11] gibi tanıklarsa savcılığın Miloseviç hakkındaki suçlamalarını paylaşmayı kabul etmediğini ve Miloseviç’in iddia edildiği gibi “milliyetçi” ve “etnik temizlik yapan” biri olarak gösterilmesine karşı olduğunu söylediler.Bazı hükümetlerin Miloseviç’in savunmasının gidişatından pek mutlu olmadığını söyleyebiliriz o zaman…Evet, hiç de mutlu değiller. Savunma hakkının bir çok kez engellenmeye çalışılmasına rağmen Miloseviç tüm imkanlarını kullanarak mücadele ediyor. Ancak bu şekilde savaşı başlatanları ve çok sayıdaki kurbanın ortaya çıkmasından kimlerin sorumlu olduğunu gösterebilir. Aynı zamanda sağlık durumu da ciddi şekilde kötüye gitmekte. Basın Miloseviç’in hastalığı nedeniyle davanın uzayacağından şikayetçi olurken, Miloseviç’in durumunu düzeltmek için hiç bir şey yapılmıyor. Hatta doktorların tıbbi önerileri gerektiği gibi uygulanmıyor. ICDSM’nin Almanya biriminin sözcüsü Klaus Hartmann uzun bir süre önce mahkemeden korkan politik güçlerin Miloseviç’in „biyolojik yollardan“ susturulmasına çalıştığını söyledi.Size göre Milosevic suçsuz mu?Eğer Lahey’deki dava bağlamında cevaplamak gerekirse – Evet!Teşekkürler.Söyleşi: Emre Ertem[1] Die NATO-Intervention in Jugoslawien ( NATO’nun Yugoslavya Müdahalesi: Nedenleri, Etkileri ve Sonuçları) Cathrin Schütz ,Braumüller , Viyana, Ekim 2003[2] ICTY (International Criminal Tribunal for the Former Yugoslavia)[3] atanmış[4] International Criminal Court / Cour Pénale Internationale (Uluslararası Ceza Mahkemesi)[5] International Criminal Tribunal for Rwanda (Raunda Uluslararası Ceza Mahkemesi)[6] Bosna-Hersek’e bağlı Sırp parça devleti[7] NATO üye ülkeleri sınırları dışındaki bölgeler.[8](ICDSM) International Commitee to Defend Slobodan Milosevic[9] BM silah ambargosuna aykırı bir biçimde.[10] OSCE: Organization for Security and Co-operation in Europe -Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT)[11] 1992-95 yılları arasında AB’nin Bosna özel raportörü. Bosna için 1993 yılında önerilen ve Vance-Owen planı olarak bilinen girişimin hazırlayıcılarından.

Cumartesi, Ekim 13, 2007

Finland's Patria in 112 mln eur deal to sell armoured vehicles to Croatia

Finland's Patria in 112 mln eur deal to sell armoured vehicles to Croatia

ZAGREB (Thomson Financial) - Croatia has signed a 112 mln eur deal with Finnish defence company Patria to buy 84 AMV 8X8 armoured vehicles, the defence ministry said here.
The purchase is part of Croatia's bid to modernise its armed forces in order to bring them into line with standards of NATO which the Balkan country hopes to be invited to join next year.
According to the deal, Patria is to deliver the first eight-wheeled vehicles by the end of 2008, while the complete delivery should be completed four years later.
The first six vehicles will be manufactured in Finland and the others in a Croatian factory in cooperation with the Finnish counterpart.
Croatia plans to buy another 42 armoured vehicles but the choice of a partner who will procure them will made by the next government, after the Nov 25 general elections, Defence Minister Berislav Roncevic said.
Croatia wants to make its army completely professional by 2014. The cost of implementing the changes is estimated at some 1.2 bln eur.
The funds would be used notably to buy 12 fighter planes, 126 armoured vehicles and navy equipment, and modernise the country's anti-aircraft systems and infrastructure.

Pazar, Şubat 18, 2007

50 mücahit vatandaşlıktan çıkarıldı

50 mücahit vatandaşlıktan çıkarıldı


Bosna’daki Arap mücahitlerin sözcüsü, Bosnalı yetkililerin kendisiyle birlikte 50 kişinin vatandaşlığını iptal ettiğini açıkladı.

Dünya Bülteni Haber Merkezi

Bosna’daki Arap mücahitlerin sözcüsü Ebu Hamza Es-Suri, Bosnalı yetkililerin kendisiyle birlikte 50 kişinin vatandaşlığını iptal ettiğini açıkladı.

Ebu Hamza, Şarku’l-Evsat gazetesine verdiği demeçte, Vatandaşlık Komisyonu’ndan kendilerine gönderilen mektupta, Bosna vatandaşlığının kendilerinden geri alındığının bildirildiğini söyledi.

Vatandaşlığının iptaline gerekçe olarak biri 1992 diğeri 1994’te olmak üzere iki kere vatandaşlık aldığının belirtildiğini söyleyen Ebu Hamza, bunun doğru olmadığını, sadece 1994 yılında ve bir kez vatandaşlık aldığını kaydetti.

Vatandaşlık haklarının alındığını bildiren mektupların gönderildiği 50 kişinin daha önce vatandaşlık haklarının geri alınacağı ilan edilen 330 kişilik listede yer aldığını söyleyen Ebu Hamza, kararın mücahitlerin haricindeki bazı Arap öğrenci de kapsadığını ifade etti.

Bosna’nın efsanevi lideri merhum Aliya İzzetbegoviç’e övgüde bulunan Ebu Hamza, İzzetbegoviç’in mücahitlerin haklarını savunduğunu, bugün ise İzzetbegoviç gibi kendilerini savunan kimsenin olmadığını söyledi.

Bosna vatandaşlığına hak kazandıktan sonra Bosnalılarla evlenerek ülkeye yerleşen Arap mücahitlerden vatandaşlık hakkının alınması halinde bir çok ailenin dağılacağına dikkat çeken Ebu Hamza, yaklaşık 500 çocuğun babasız kalacağını ifade etti.

Kararın uygulanmasını durdurmak için uluslararası insan hakları kuruluşlarıyla diyalog halinde olduklarını belirten Ebu Hamza, Bosna’daki Arap varlığının bitirilmek istendiğini ve kendilerinden vatandaşlık hakkının alınmasının Kosova’nın bağımsızlığıyla bağlantılı olduğunu öne sürdü.

NATO countries concerned over health of soldiers deployed in the Balkans

NATO countries concerned over health of soldiers deployed in the BalkansDecember 27, 2000
Madrid, December 26th (Tanjug) - Defence ministries of several European NATO countries have launched examinations to determine whether their troops had been exposed to dangerous levels of radiation caused by ammunition charged with depleted uranium, used during NATO's bombing of Yugoslavia from March 24 - June 10, 1999.
The Spanish defence ministry has confirmed it will subject to medical examination all of its 32,000 men who had been deployed in the Balkans since 1992.
The ministry's decision was preceded by last week's statement of Italian Defence Minister Sergio Mittarella, according to which Italy was investigating cases of cancer among its soldiers deployed in Bosnia and Serbia's Kosovo-Metohija province, in order to find out if the disease was caused by radiation resulting from last year's bombing.
Twelve Italian soldiers who had participated in Balkan peacekeeping missions have developed cancer. Three of those stationed in Bosnia died of leukemia last year, whereas four others died of cancer.
The Portuguese Ministry of Defence has announced it will send an expert team to Kosovo and Metohija to check the radiation level, and its Dutch equivalent said it would carry out radiation-related examinations in Balkan countries where its troops had been deployed.
Pentagon's spokesman, Jim Turner, said today "so far there were no cases of leukemia illness or of other illnesses among American soldiers deployed in the operations in the Balkans". According to his words, all soldiers are medically checked on their return to the USA.

Greece backs EU membership for SE Europe 02/18/2007

Greece backs EU membership for SE Europe
02/18/2007

Greece backs EU membership for SE Europe
Greece's aspiration is to create necessary conditions so that southeastern Europe comprises a region of stability, peace, economic cooperation and growth in tandem with its participation in the European Union, "as it deserves", Greek President Karolos Papoulias said Friday in Bucharest, winding up a three-day state visit to Romania. Papoulias delivered a greeting on Friday morning to a Greek-Romanian business forum, while earlier he met with Romanian Prime Minister Calin Popescu-Tariceanu, with whom he had a discussion on bilateral relations in all sectors, with an emphasis on investments and trade, as well as on the major problems of the region. The meeting was also attended by Macedonia-Thrace Minister George Kalantzis, Deputy Development Minister Tassos Nerantzis and Deputy Economy Minister Petros Doukas. Addressing the Forum, Papoulias recalled that Greece has drafted and was implementing programmes for development cooperation with the countries of SE Europe and was also "contributing to the progress and economic growth of the region through the Greek Plan for the Reconstruction of the Balkans". He also stressed that Greece-based entrepreneurs were amongst the first to start up activities in Romania some 15 years ago, because "they believed in the abilities of the Romanian people and sought opportunities". Papoulias also described as significant the fact that prominent Greek businesspeople have entered the Romanian market, stressing that "this constitutes the best example of the respect and immense confidence the Greek business world has in the Romanian economy". Romania today is one of Greece's most significant trade partners, and vice-versa, while bilateral trade ties are estimated at nearly one billion euros, which Papoulias said could be improved now that Romania is an EU member-state. Greece ranks among the three biggest foreign investors in Romania, with invested capital exceeding three billion euros, whereas those investments have resulted in the creation of tens of thousands of jobs. At present, seven Greek banks are active in Romania and, via a network of 270 branches, provide employment for 6,000 people, Papoulias continued. He also noted the equally significant presence of Greek construction companies that have undertaken major projects in Romania. Apart from his official talks with the Romanian prime minister and President Traian Basescu, Papoulias also paid courtesy visits to the 92-year-old Orthodox Patriarch of Romania, Theoktistos, and Bucharest Mayor Adrian Videanu. He was also due to meet with Romanian Senate president Nicolae Vacaroiu on Friday afternoon, before attending a concert by pianist Dora Bakopoulou and singer Elli Paspala, before departing on Friday evening for Athens. Later comments Speaking to Greek reporters at the end of his weeklong trip, Papoulias expressed satisfaction with results of his meetings, calling his tour "absolutely necessary" following the accession of Bulgaria and Romania into the European Union on Jan. 1., 2007. He also emphasised that Athens, Sofia and Bucharest, which now constitute the Union's unofficial "Balkan core", must increase efforts to achieve goals outlined in the "Thessaloniki Agenda", namely, the EU accession of other western Balkan states.

Greece,Serbia: Neochimiki buys 70% of RNB

Greece,Serbia: Neochimiki buys 70% of RNB 11:44 - 16 February 2007Greek company Neochimiki has signed a contract on the acquisition of 70 percent of socially-owned capital of Belgrade-based oil refinery Rafinerija nafte Beograd (RNB). Serbian Privatisation Agency said that the contract is worth EUR 16,3 million, adding that Neochimiki also pledged to invest additional EUR 15 million in the company, Serbia & Montenegro Today reports.
RNB is the oldest and largest company for production of engine and industrial oils and other anticorrosive products in Serbia, which operated as an independent company, 100-percent owned by the Serbian government.

Italy and Croatia make peace

Italy and Croatia make peace
Countries say spat sparked by WWII atrocities closed

ROME (ANSA) - Italy and Croatia announced on Saturday that a recent diplomatic row between the two countries over World War II atrocities was over.The Italian Foreign Ministry and Croatian President Stjepan Mesic issued separate statements confirming the ties of friendship between Italy and Croatia and declaring the incident closed.The spat began on February 10, when Italian President Giorgio Napolitano gave a speech commemorating the so-called Foibe massacres - the killing of Italians by Yugoslav partisans at the end of the war in the Istrian peninsula, in modern-day Slovenia and Croatia.Mesic angrily accused Napolitano of racism and revisionism over his interpretation of the massacres, which the Italian president had said were sparked by "feelings of hatred and bloodthirsty fury" and "took on the sinister connotation of ethnic cleansing".The Croatian leader took specific issue with Napolitano's statement that the massacres were linked to the "Slavs' plan of annexation" which the Italian head of state said had prevailed in the postwar, 1947 Peace Treaty between Italy and Yugoslavia."It is difficult not to notice the tones of evident racism, historical revisionism and political revanchism" in Napolitano's words, Mesic said.The squabble led to the cancellation of a visit to Croatia by Foreign Undersecretary Vittorio Craxi while Premier Romano Prodi called his Croatian counterpart Ivo Sanader to complain about Mesic's statements. The European Union stepped in last Wednesday, appearing to side with Italy by describing the language used by Mesic as "inappropriate" in a statement by European Commission spokeswoman Pia Ahrenkilde Hansen.Mesic responded that the EC's criticism was "unilateral and unfair".The Croatian president closed the affair on Saturday with a statement saying that "misunderstandings" sparked by Napolitano's speech had been "clarified" during a week of "intense diplomatic contacts" between Rome and Zagreb.Mesic said he understood that Napolitano's speech had "not contained any polemical reference to Croatia" nor any attempt to revise peace treaties between the two nations, and retracted his accusations of historical revisionism.He stressed that the clarification had ensured the "continuation of friendly bilateral relations in the interests of the two countries".The Italian Foreign Ministry statement said it was "pleased that the misunderstandings have been cleared up" and stressed that Italy was anxious to "pursue a spirit of collaboration and friendship in bilateral relations".Italy also confirmed its support for Croatia's bid to join the EU.Up to 15,000 Italians were tortured or killed by Yugoslav communists who occupied the Istrian peninsula during the last two years of the war. Many of the victims were thrown into deep mountain gorges known as the Foibe during anti-Fascist uprisings in the area.The exact number of victims of these atrocities is unknown, in part because the forces of Yugoslav strongman Marshal Josef Tito destroyed local population records to cover up their crimes.The Foibe atrocities were until recently a divisive issue in contemporary Italian politics, with right-wing politicians accusing the Left of trying to airbrush the massacres out of history and focusing exclusively on the crimes committed by the Fascist regime.A number of centre-left politicians now agree that the Foibe massacres constituted a brutal and neglected episode in Italian history.Others, however, insist the main victims were Fascists and other supporters of Mussolini and the Nazi regime. They also argue that the massacres were the direct result of the violent anti-Italian sentiment created by Fascism's crimes in the region, which had been brutally "Italianised" by Fascist dictator Benito Mussolini.Official Yugoslav postwar figures show that some 80,000 Croats, Slovenes, Serbs and Montenegrins died during the 1941-43 Italian occupation of Dalmatia and Montenegro.In 2005 Italy instituted a Day of Memory on February 10 to commemorate the Foibe atrocities and the tens of thousands of Italians forced out of Istria and Dalmatia when these lands were given over to Yugoslavia after World War II.The Croatian government has proposed a joint historical commission to investigate crimes committed "before, during and after" the war, both by Italian Fascists and Yugoslav partisans.

Out of Control18.02.2007

Out of Control
18.02.2007
LONDON
german-foreign-policy.com spoke with John Laughland on his new book "Travesty. The Trial of Slobodan Milosevic and the Corruption of International Justice" (Pluto Press 2007). Laughland is the author of The Tainted Source (1997) and Le tribunal pénal international (2003).
german-foreign-policy.com: You followed the trial against Slobodan Milosevic from the very beginning. What were its main characteristics?John Laughland: The main characteristics of the trial were its extreme length and general unfairness. Milosevic was indicted in 1999 and kidnapped and taken to The Hague in July 2001. The trial was still going on when he died in March 2006. Indeed, the Prosecution was still applying to call more witnesses, even though it had already called nearly 300 during the two years it took to make its case. In the criminal justice system in England, it is considered a gross violation of defendant's rights if trials last more than 3 - 6 months, and it is obvious that a four year trial is a violation of the right to a swift judgement.The trial was unfair in almost every respect. The procedures of the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (ICTY) are very heavily stacked against the defence and they include many practices (such as the admission of hearsay evidence) which are forbidden in civilised Western jurisdictions. After having indicted Milosevic for Kosovo in 1999, the Prosecution added in new indictments for Croatia and Bosnia in 2001 - between seven and ten years after the events themselves. The three indictments were then joined together into one monster trial on the basis that they were linked by Milosevic's general plan to create a 'Greater Serbia' yet this claim was in fact never made formally in any of the indictments, and was withdrawn by the prosecution half way through the trial. Two years into the trial, one of the judges died and this should have caused the trial itself to collapse. Instead, it carried on. Finally, instead of releasing Milosevic as unfit to stand trial (his health was poor throughout) the judges imposed a defence counsel on him. This decision had no basis in law and was therefore the very essence of a lawless decision: it means that international criminal law has now introduced the principle that a man may be tried in his absence and convicted on the basis of defence by a lawyer whom he has not appointed and whom he does not instruct.gfp.com: In your new book you argue that NATO's war against Yugoslavia and the indictment of Slobodan Milosevic were two sides of the same coin. Why?Laughland: The indictment was issued at the height of the NATO bombing, in May 1999. Nato had attacked Yugoslavia on the basis that national sovereignty was no longer the basis of the international system, and that instead there existed a 'right of humanitarian intervention' - a right for other states to bomb a country if they believe that human rights abuses are being committed there. The ICTY is based on the same philosophy: according to its statute and law, an international organisation has the right to intervene in the internal affairs of a state. National sovereignty is explicitly cast aside. Many people are tricked into believing that this is a good thing because they believe that states should be prevented from committing abuses. This is true, of course, but the problem is that international organisations can commit abuses too, as Nato unquestionably did in 1999. States are at least potentially subject to control by the populations over which they wield power; international organisations are never subject to any such control. Their power is therefore more, not less dangerous than that of nation states.gfp.com: It has been claimed that the Hague Tribunal is a successor of the Nuremberg trials. Do you agree?Laughland: No. The Hague Tribunal is in fact the opposite of the Nuremberg tribunal. It is often forgotten that the principal crime of which the Nazis were accused was the "crime against peace" - i.e. the crime of planning and executing a war of aggression. This was where Nuremberg was truly novel: never before (or since) have state leaders been held criminal responsible for starting a war. The general interdiction against war was immediately incorporated into the charter of the United Nations in 1946. Indeed the original prosecutions at Nuremberg were originally brought in the name of the 'united nations'. For more than four decades after the Second World War, war was illegal except in self-defence and except when authorised by the Security Council. NATO deliberately broke this law when it attacked Yugoslavia in 1999, claiming that there existed a right of humanitarian intervention. But no such right exists in international law and the NATO powers have made no subsequent attempt to introduce one by treaty.gfp.com: If you compare the Hague Tribunal with the International Criminal Court - do they resemble? What do you think about them?Laughland: The International Criminal Court (ICC) is inspired by the same supranational philosophy as the ICTY. It is based on the assumption that supranational agencies are wiser and more moral than national bodies. In my view, international agencies are capable of being even more authoritarian than national ones, especially when they believe themselves to be the bearers of superior morality. The constitutional basis of the ICC is more sound than that of the ICTY: the ICTY was created illegally by the Security Council, whereas the ICC was brought into being by a legally ratified treaty. However, my fear is that the ICC will be as much a tool in the hands of powerful states as the ICTY. Currently the ICC is investigating only two obscure wars in Africa, whereas it seems to be ignoring the most important war of recent times, the Anglo-American invasion and occupation of Iraq. As a signatory to the ICC treaty, British officials can and should be indicted by the ICC for their collaboration in the illegal (indeed criminal) invasion of Iraq.

Verbrecherische Qualität 18.02.2007

Verbrecherische Qualität
18.02.2007

DEN HAAG/LONDON/BERLIN
(Eigener Bericht) - Während letzter Vorbereitungen für die Abspaltung der früheren jugoslawischen Provinz Kosovo werden schwere Vorwürfe gegen das von Berlin unterstützte Jugoslawien-Tribunal in Den Haag laut. Das International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia (Internationaler Strafgerichtshof für das frühere Jugoslawien, ICTY) verfolge politische Ziele, benachteilige die Angeklagten und beuge das Recht, urteilt der britische Publizist John Laughland im Gespräch mit dieser Redaktion. Der Haager Gerichtshof wird von der Bundesregierung "vorbehaltlos" unterstützt, das Auswärtige Amt bemüht sich, ICTY-Posten mit deutschem Fachpersonal zu besetzen. In der vergangenen Woche hat der deutsche Außenminister erneut von Belgrad verlangt, sich dem Tribunal bedingungslos zu unterwerfen. Das Haager ICTY sei lediglich ein "Werkzeug in der Hand der mächtigen Staaten" und diene dazu, in das Innenleben schwächerer Völkerrechtssubjekte einzugreifen, schreibt John Laughland in einem soeben erschienenen Buch. Da das Tribunal keiner demokratischen Kontrolle unterliege, sei seine Macht gefährlicher als die Macht nationalstaatlicher Institutionen.
Wie Frank-Walter Steinmeier im Namen der deutschen EU-Ratspräsidentschaft vor wenigen Tagen bekräftigte, müsse sich Belgrad "zu einer rückhaltlosen Zusammenarbeit (...) mit dem Haager Tribunal" verpflichten.[1] Dies sei unverzichtbar für die Wiederaufnahme der Verhandlungen über ein sogenanntes Stabilisierungs- und Assoziierungsabkommen mit der EU. Berlin und Brüssel hatten die angeblich unzureichende Kooperationsbereitschaft der serbischen Regierung im Frühjahr zum Anlass genommen, die Verhandlungen abzubrechen.Der Schritt erfolgte nur wenige Wochen vor einem Sezessionsreferendum in Montenegro und hatte Folgen: Beobachter sahen die Befürworter der montenegrinischen Sezession durch die Strafmaßnahmen der EU gegen Belgrad erheblich gestärkt.[2] Das Haager ICTY hält auch in Zukunft geeignete Mittel bereit, um auf Serbien Druck auszuüben. Insbesondere die Forderung, Mitglieder der militärischen Eliten nach Den Haag auszuliefern, stellt die serbische Regierung vor kaum lösbare Probleme. Die Auslieferung soll widerständige Teile der serbischen Staatsstrukturen delegitimieren und das von ihnen ausgehende Verteidigungspotential schwächen. Ziel ist die vollständige Unterordnung des südosteuropäischen Landes.
In fast jeder Hinsicht unfair
Schwere Vorwürfe gegen das ICTY erhebt der britische Publizist John Laughland. Laughland hat den ICTY-Prozess gegen den früheren jugoslawischen Präsidenten Slobodan Milosevic über mehrere Jahre beobachtet und beschreibt in seinem aktuellen Buch die skandalösen Umstände des Verfahrens. Demnach wurden in Den Haag bereits die Prozessregeln so gestaltet, "dass die Wahrscheinlichkeit, einen Prozess aus Mangel an Beweisen zu verlieren, möglichst gering ausfällt". Entsprechend begünstigt die Gerichtsordnung die Anklagevertreter und benachteiligt die Angeklagten.[3] "Der Prozess war in fast jeder Hinsicht unfair", resümiert Laughland im Gespräch mit german-foreign-policy.com. Den Höhepunkt bildete die Entscheidung des ICTY, Milosevic müsse sich von einem gegen seinen Willen eingesetzten Anwalt verteidigen lassen - auch in Abwesenheit. Damit ist "im internationalen Strafrecht der Grundsatz eingeführt worden, dass jemand in Abwesenheit gerichtlich belangt und verurteilt werden kann - und zwar unter der Verteidigung durch einen Rechtsanwalt, den er nicht akzeptiert und mit dem er nicht zusammenarbeitet."[4] Wie Laughland urteilt, sind das Haager Jugoslawien-Tribunal und der Überfall auf den südosteuropäischen Staat im Jahr 1999 "zwei Seiten derselben Münze".[5]
Recht auf Intervention
Deutschland und die weiteren Kriegsaggressoren nahmen für ihre illegalen Gewaltoperationen ein angebliches "Recht auf humanitäre Intervention" in Anspruch - ein Bruch mit dem bestehenden internationalen Recht, das Kriege nur zur Verteidigung zulässt und die gewaltsame Einmischung in innere Angelegenheiten eines fremden Staates verbietet. Auch das ICTY maßt sich das Recht an, einer nationalen Regierung Souveränitätsrechte zu entziehen und tatsächliche oder angebliche Menschenrechtsverletzungen abzuurteilen. Dabei fungiert es wie die überlegenen Waffen der NATO als nützliches "Instrument in der Hand mächtiger Staaten".[6] Laughland zufolge trifft dies auch auf andere Formen internationaler Gerichtsbarkeit zu. Der britische Publizist verweist darauf, dass der Internationale Strafgerichtshof (International Criminal Court, ICC) derzeit zwei Kriege in Afrika untersucht. "Dagegen scheint er den wichtigsten Krieg der jüngsten Zeit zu ignorieren, den angloamerikanischen Überfall auf den Irak und die Besetzung des Landes." Auch die deutschen Kriegshandlungen in Afghanistan sind nicht Gegenstand von Recherchen des ICC.
Sich selbst Gesetz
Laughland erinnert daran, dass das ICTY von den mächtigen Staaten genutzt werden kann, ohne nennenswerter demokratischer Kontrolle zu unterliegen. Im Jahr 1995 stellten Verteidiger eines angeklagten Jugoslawen die Rechtmäßigkeit des Gerichts in Frage. Über den Einspruch entschied das ICTY selbst und wies jegliche Kritik zurück. Gegenüber dem UN-Sicherheitsrat ist das Tribunal nur berichtspflichtig, die UN-Generalversammlung verfügt über keinerlei Kontrollrechte. "Die ICTY-Richter sind sich selbst Gesetz", schreibt Laughland.[7] Der britische Publizist warnt davor, Machtbefugnisse zu internationalisieren: "Staaten unterliegen wenigstens potenziell der Kontrolle durch die Bevölkerung, über die sie Macht ausüben; internationale Organisationen unterliegen nie einer solchen Kontrolle."[8] Ihre Macht ist daher "gefährlicher als diejenige der Nationalstaaten".
Stabstelle 05
Für die Berliner Politik, zu deren Standardrepertoire die Einmischung in die inneren Angelegenheiten fremder Staaten unter dem Vorwand humanitärer Erfordernisse gehört, besitzt das ICTY große Bedeutung. Die Unterstützung des Tribunals "bleibt (...) ein wichtiges politisches Interesse der Bundesregierung", teilt das Auswärtige Amt mit.[9] Berlin honoriert dies mit regulären Jahresbeiträgen von acht Millionen US-Dollar an das ICTY. Deutsche Ermittlungsbeamte sind im Auftrag des Tribunals in die Nachfolgestaaten des ehemaligen Jugoslawien entsandt worden, deutsche Behörden tauschen regelmäßig Informationen mit dem Haager Gericht aus. Mehrere vom ICTY verurteilte Täter wurden nach Deutschland überstellt. Der deutsche Einfluss schlägt sich auch in Form von Richterposten nieder. Ein ehemaliger Richter am Bundesgerichtshof ist seit 2001 als ICTY-Richter tätig, zwei deutsche Juristen stehen auf Abruf als Richter für einzelne Prozesse bereit. Bewerber um weitere ICTY-Posten erfahren die Unterstützung der Stabstelle 05 - Internationale Personalpolitik im Auswärtigen Amt.
Willkürliche Setzungen
Wie die jüngst an Belgrad erhobenen Forderungen des deutschen Außenministers Steinmeier belegen, wird das Haager ICTY in der unmittelbaren Tagespolitik eingesetzt. Dabei werden Personen der zu unterwerfenden Staatsführung mit physischen Konsequenzen bedroht, sollten sie nicht gefügig sein. Für den früheren jugoslawischen Präsidenten endete die ICTY-Gefangenschaft mit dem Tod. Ähnliche Mittel kollektiver Angriffe auf die Freiheit und das Leben gegnerischer Individuen wendet die westliche Außenpolitik vermehrt an. Wie zuletzt im Iran belegt sie Wissenschaftler oder Politiker mit internationalen Reisesperren oder zieht deren ausländische Vermögen ein - stets unter Berufung auf vermeintliche Rechtspositionen, bei denen es sich um willkürliche Setzungen für Akte der Nötigung und Erpressung handelt. Diese Handlungen erreichen verbrecherische Qualität, wenn westliche Staaten politische Gegner auf offener Szene ermorden lassen oder deren rechtlosen Tod durch Überstellung an folternde Repressionsorgane ("extraordinary rendition") billigend in Kauf nehmen - so wie es in Deutschland die Regierung Schröder/Fischer tat.[10] Diesem sich entwickelnden Grundzug der neueren Außenpolitik setzt das ICTY die Krone auf.

Bitte lesen Sie das vollständige Interview mit John Laughland sowie die Rezension seines Buches über den Prozess gegen Slobodan Milosevic.
Bitte lesen Sie auch die beiden vorangegangenen Meldungen unseres Kosovo-Schwerpunktes: Selbstbestimmung und Logik der Dekomposition
[1] EU-Außenminister: Zukunft des Kosovo an einer "Wegscheide"; Pressemitteilung der deutschen EU-Ratspräsidentschaft 12.02.2007[2] s. dazu Die Wiederauferstehung Jugoslawiens[3] John Laughland: Travesty. The Trial of Slobodan Milosevic and the Corruption of International Justice, London/Ann Arbor 2007 (Pluto Press)[4] s. dazu unser Interview mit John Laughland[5] John Laughland: Travesty. The Trial of Slobodan Milosevic and the Corruption of International Justice, London/Ann Arbor 2007 (Pluto Press)[6] s. dazu unser Interview mit John Laughland[7] John Laughland: Travesty. The Trial of Slobodan Milosevic and the Corruption of International Justice, London/Ann Arbor 2007 (Pluto Press)[8] s. dazu unser Interview mit John Laughland[9] Die Internationalen Strafgerichtshöfe für das ehemalige Jugoslawien und Ruanda; www.auswaertiges-amt.de[10] s. dazu Wer ist "Sam", der deutsche Foltergesandte?, Die Folterer, Und warten noch immer, Abgleiten in die Barbarei und Steinmeier und seine Komplizen